Biyoportal.com | Türkiye' nin Biyoloji Portalı

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Evrim, her yerde

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfEn iyi 

makaleBu yazının herkesçe anlaşılır olmasını sağlamaya çalıştım ancak lise seviyesinde de olsa biyoloji bilmeyenlerin yazının tümünü anlamalarını beklemek saflık olacak sanırım. Asıl maksadımsa biyoloji öğrencilerinde bile, maalesef, göremediğim “bütüncül bakış eksikliğine” naçizane bir göndermede bulunmaktı. Önyargılı olmadan okunup, üzerinde düşünülürse faydalı olacağını sanıyorum. İnsanlar alet yapma yetenekleriyle diğer hayvanlar karşısında ciddi bir üstünlük kazanmışlardır. Bu yeteneklerini, diğer hiçbir canlıda bulunmayan, kültürel miras yoluyla(özellikle dilin evrimi ve yazının icadı sayesinde) kendilerinden sonra gelen nesillere de bırakabilmişlerdir. Böylece, deyim yerindeyse, Amerika her seferinde yeniden keşfedilmek zorunda kalmamıştır. Bu “memetik” miras da doğa karşısında insanın kazandığı, başlangıçta küçük bir fark yaratan, alet yapabilme becerisinin günümüzde devasa boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Bilginin aktarılması ve geniş çevrelerce edinilmesinde matbaanın icadı bir çığır açmıştır. Bu yeni buluş eskiden çok zor olan bilgiye ulaşılmasını oldukça kolaylaştırmıştır. Mevcut bilgiye ulaşmanın kolaylaşması, yeni bilgilerin üretimini hızlandırmış, bu sürece iletişim ve ulaşım teknolojilerinin ilerleyişi de müthiş bir ivme katmıştır. Günümüzde ise özellikle internet sayesinde artık bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar hızlı ve kolaydır. İnsanın insan olmaya başladığı (alet yapabilme becerisini kastediyorum) avcı-toplayıcı aile ya da klan içinde erk, fiziksel olarak güçlü ve cesur erkeklerdedir. Yerleşik hayata geçilmesi, tarım ve hayvancılığın gelişmesiyle iktidara toprak sahipleri ve aileden gelen soyluluk unvanına sahip kişiler, modern sanayinin ortaya çıkmasıyla da burjuva sınıfı sahip olmuştur. Günümüzde ise teknoloji ve bilimin gelişmesiyle güç artık patentler yoluyla devletler ve uluslar arası anlaşmalar tarafından korunan “bilgi”yi üretebilen “uluslar ötesi” şirketlerdedir. Dünyayı birkaç şirketin veya kişinin yönettiğini öne süren komplo(!) teorilerini duymayan var mı? Bilinmeyenlerin çok olduğu zamanlarda, ilkel insanlar anlayamadıkları her şeyden korkmuşlar, korktukları hemen her şeyi de tanrılaştırarak, bir nevi “biat” ederek, kendilerine “gazap” vermemesi için ona yakarmışlardır. İlkel dinlerde olduğu gibi (şamanlar) semavi dinlerde(ruhban sınıfı) de bu cehalet ve korkunun verdiği toplumsal gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanan insanlar her zaman olmuş ve tarih boyunca üretim kaynaklarını ellerinde bulunduranlardan da “kendi aracılıkları” için çıkar sağlamayı bilmişlerdir. İnsanlığın bilgisi arttıkça korkuları azalmış, korkuları azaldıkça da ruhban sınıfı tanrı ile kul arasından çıkıp “dünya işlerinden” elini çekmeye başlamıştır. Günümüzde toplumsal ve kültürel evrimde diğer toplumlardan geri kaldıkları için din adamlarının liderliğinde yönetilen az sayıda devlet vardır. Küreselleşen dünyada, o devletlerin de çok uzun süre dayanamayacakları muhakkaktır.

Modern tabiat bilimlerinin gelişimi birbirine bağlı olmakla birlikte bu süreçte ilk sıra kuşkusuz kimyanındır. Kimya ilkel anlamında değersiz madenlerden değerli madenler elde etmek(simyacılık) için yola çıkmasına rağmen modernleştikçe insanlığa çok değerli bilgiler sağlamıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren evrenin ve dünyanın oluşumuyla ilgili teoriler üreten fizik bilimi oldukça popüler olmuştur. 1950’li yıllardan sonra ise DNA’nın yapısının keşfi ile biyoloji popülerliği eline almıştır. Günümüzde ise genetik mühendisliği, kök hücre tedavisi, klonlama gibi dallar insanlığa çok güçlü, yeni aletler vaat etmektedir.

Bu süreçte, canlılığın ortaya çıkışına dair teoriler de dogmatik ve anlaşılamazcı bir yaklaşımdan, bilimsel bir temele doğru kaymıştır. Evrenimiz “büyük patlama(big bang)” ile çok yoğun bir kütle durumundayken(bütün evrenin tek bir toplu iğne ucu kadar hacimde sıkıştığını düşünün) genişlemeye başlamıştır. Büyük patlama ile zaman başlamış, atom altı parçacıklardan atom numarası sırasında atomlar oluşmuştur. Bu genişlemenin de bir noktada duracağı ve evrenin eski çok yoğun haline geri döneceği düşünülmektedir(Big crunch: Büyük çatırtı). Belki sonra yeniden patlayacaktır, kim bilir. Uzay teleskoplarının gelişmesi sayesinde evrenin yaşının yaklaşık olarak 14 milyar yıldan biraz daha fazla olduğu hesaplanmıştır. Dünya ise yaklaşık olarak 4.5 milyar yıl önce oluşmuştur. Dünya bildiğimiz anlamda canlılığın ortaya çıkması için çok değerli özellikler taşımaktadır. Bu özelliklerden en önemlileri dünyanın sıcaklığı, boyutları ve bir uyduya sahip olmasıdır. Bildiğimiz anlamdaki canlılık organik moleküllere ve suyun sıvı halde bulunabilmesine bağlıdır. Canlılığın temel karakteristikleri; kendine benzerleri meydana getirebilmek ve serbest enerjiyi kullanabilmektir. Bunun yanında herhangi bir şeye canlı diyebilmemiz için organik moleküllerden yapılmış olması da şarttır. Canlılığın temel birimi hücredir(viruslar hücre organizasyonuna sahip olmadıkları için “canlı” olarak nitelenmemektedir. Gezici genetik element tanımı viruslar için daha doğru olacaktır). Dünyanın ilkel atmosferinde bulunan metan(CH4), amonyak(NH3) ve hidrojen sülfür(H2S) gibi gazlar, güneşin dünya yüzüne ulaşmasını engelleyen su buharı,toz partikülleri ve atmosferde serbest oksijenin olmaması, dünyanın sıcaklığından kaynaklanan sıcak sular, kuvvetli ve sık tekrarlanan yıldırımlar sayesinde ilk organik moleküllerin oluştuğu düşünülmektedir. Bu konuda 1950’li yıllarda yapılan deneylerde(ilki “Miller Deneyi”, 1953) organik moleküller, inorganik moleküllerden, dünyanın ilkel ortamını taklit eden deney tasarımlarında üretilmiştir. Canlılık suda başlamıştır ve suya muhtaçtır. Ortamda serbest oksijenin bulunmaması da bu moleküllerin parçalanmamasına neden olmuştur. Eğer ortamda serbest oksijen olsaydı, oluşan bu moleküller kısa sürede oksitlenip parçalanırdı.

Dünya üzerindeki okyanuslarda oluşan bu “organik çorbaya” canlı demek elbette mümkün değildir. Canlılığın sürdürülmesi iç ortamla dış ortamın birbirinden ayrılmasını zorunlu kılar. Bu da seçici-geçirgen bir zarın varlığına bağlıdır. Bu aşamada lipitler devreye girmiştir. Fosfolipitler hidrofilik(suyu seven) fosfat ve hidrofobik hidrokarbon kuyruklarından oluşan, su içinde hidrofobik kuyrukları kendi içlerine döndüklerinden ikili bir tabaka oluşturan moleküllerdir. Günümüze kadar temsilcileri ulaşmamış ilk canlıların, DNA’dan farklı olarak katalitik etkiye de sahip olmaları nedeniyle, genetik materyal olarak DNA yerine RNA taşıdıkları düşünülmektedir(RNA world). Çünkü DNA her ne kadar kendini kopyalayabilecek bilgiyi yapısında taşıyor olsa da(DNA çift sarmalındaki baz eşleşmeleri sayesinde) proteinler olmadan kendini kopyalayabilmesi mümkün değildir. RNA’nın ise 1980’li yıllarda, enzim benzeri aktivite gösterebildiği saptanmıştır (ribozimler). Oluşan ilk canlı büyük olasılıkla lipitlerle sarılmış bir zar aracılığıyla dış ortamdan ayrılmış RNA polimerleriydi. Bu RNA polimerleri evrimsel süreçte DNA ve proteinleri meydana getirebilecek genetik bilgiyi taşıyabilecek yeteneğe sahiptirler(Bu süreçlerin modern formları, reverse transcription(ters transkripsiyon) ve translation(translasyon) olarak adlandırılmaktadır). Bu ilkel canlıdan yaklaşık 3.5 milyar yıl önce evrimleşen ve günümüzde hala temsil edilmekte olan canlılar genetik materyal olarak RNA yerine halkasal yapıda tek bir DNA molekülü taşıyan canlılardı(Prokaryotlar(pro- önce karyon: çekirdek): hücre organizasyonunda genetik materyali ayrıca bir zarla sarılı olmayan). Fosil kayıtlarında en eski ökaryotların(ayrıca zarla çevrili çekirdeği ve organelleri olan hücreler) yaşları yaklaşık 2 milyar yıl olarak belirlenmiştir. Ökaryotik hücrelerin ortaya çıkışı için günümüzde en makul teori(bilimsel bir alternatifi de yoktur) endosimbiyotik teoridir (endosymbiotic theory: endo- iç, içte; symbiosis: ortak yaşam). Endosimbiyotik teori ökaryotların bir prokaryotun ya da ilkel ökaryotun diğer prokaryotu yuttuğunu ancak onu sindirmeyip beraber yaşamaya başladıklarını öne sürer. Mitokondri ve kloroplast gibi çift zarlı organellerin (çift zara sahip olmaları da bir kanıttır) kökeninin (serbest yaşayan atalarının) prokaryotlar olduğunu gösteren çok sayıda delil vardır. Bu iki organel günümüzdeki yaşam için gerekli enerjinin kaynağını oluşturup, birbirini tamamlar niteliktedir(CO2, H2O ve organik moleküller arasında güneşten alınan enerjinin dönüşümü). Ökaryotlarda bir üst organizasyon seviyesi, çok hücreli yaşama geçiştir. En ilkel formu koloni şeklinde yaşamdır ki bunun da en basit örneği Volvox kolonisidir. Koloni içinde sadece üreme görevini yerine getiren hücreler vardır. Bu organizasyon kendi genetik materyalinin kalıtımını yine kendi türünden bir hücreye devretmek anlamına gelir ki dünya üstündeki “ilk kendini feda” olarak adlandırmakta sakınca görmüyorum. “Bencil gen” kuramında canlılar genetik bilgiyi zaman içinde aktaran organik makineler olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda kendi çekirdeğinde bulunan genetik materyalin yerine(neredeyse özdeş olsa da) bir başka hücredekinin kalıtılmasına razı olmak azımsanacak bir fedakarlık değildir. Bu süreçte ortaya çıkan mayoz bölünme de genetik rekombinasyonu arttırarak genlerin kalıtılması olasılığını arttırmıştır. Aslında bu bilinçli bir fedakarlık değildir. İnsanların evrimi anlayamamalarının sebebi her yerde bilinç yani kendine benzerleri aramalarıdır. Milyar yıllık zaman ölçekleri de ayrıca insan tahayyülünün sınırlarını zorlamaktadır. Darwin’in evrim kuramının iki bileşenini anlamak için bu önyargılı, dogmatik bakış açısından kurtulmak gerekir. Bunlardan ilki mutasyon ikincisi ise doğal seçilimdir. Mutasyon genetik materyalde meydana gelen ve kalıtılabilen değişiklikler olarak tanımlanabilir. Mutasyonlar insan gibi gelişmiş canlılarda DNA’nın eşlenmesi sırasında kendiliğinden bile ortaya çıkabilmektedir bunun yanında radyasyon ve bazı kimyasallar da mutasyonlara yol açabilmektedir. Doğal seçilim ise “güçlünün hayatta kalması ve üreme şansı açısından daha avantajlı olması” prensibine dayanır. Doğal seçilimde aday “her bir birey”, seçense onun çevresine etki eden faktörlerin tümüdür. Mutasyonların tümünün sonuçlarının kötü olacağını düşünmek de ayrı bir yanılgıdır. İnsan gibi gelişmiş canlılarda bunun çoğunlukla böyle olacağı elbette doğru olmakla birlikte daha basit yapılı canlılarda örneğin bakterilerde insan ömrü gibi kısa sürelerde bile mutasyonların olumlu(insanlar için hiç de olumlu olmayan) etkilerini gözlemek mümkündür. Günümüzde bakterilerin çoğu antibiyotiğe direnç kazanmasının altında yatan temel mekanizma mutasyonlardır. Her ne kadar canlı olarak adlandıramasak da, grip virusları için geliştirilen aşıların bir sonraki sene işe yaramamasının sebebi de mutasyonlardır. Mutasyonların çok az bir kısmı bile canlının üreme başarısını çok küçük bir oranda arttırsa dahi uzun yıllar içinde büyük değişikliklere neden olabilir.

Bu kadar kısa bir yazıda bu konuda ancak bir fikir verilebilir, ben de bunu yapmaya çalıştım. Konuyu daha detaylı öğrenmek isteyenlerin ellerinin altında internet gibi bir kaynak ve metin içinde geçen anahtar kelimeler varken araştırıp, öğrenmelerinin zor olmayacağı kanaatindeyim. Zaten öğrenme aktif katılım gerektiren bir süreçtir. Düşünmeden, araştırmadan sadece dinleyerek ya da okuyarak hiçbir şey öğrenilemez. Ayrıca bu konuda yazılmış temel eserler olan “Türlerin Kökeni Üzerine- Charles Darwin”, “Zamanın kısa tarihi-Stephen W. Hawking”, “Evrenin Çocukları, Yaratılışın Öyküsü- Ali Demirsoy”, “Gen Bencildir-Richard Dawkins” kitaplarını da okuyabilirler ve www.evrimianlamak.org sitesini ziyaret edebilirler. Bilgi toplumunun kurulmasında, hür düşüncenin yükseltilmesinde katkısı olan herkese selam eder, saygılar sunarım.

 

Bu güzel makaleyi bizimle paylaşan Arş. Gör. Mesut ŞAHİN' e teşekkür ederiz.


Yorumlar  

 
0 #2 Mesut Şahin 18-08-2011 19:27
rıza cankat
sorunuzun temelindeki varsayım: maymunların evrim geçirmediği halbuki maymunlar eelbette evrim geçirdiler. varsayım tamamıyla yanlış anlama ve cahilllikten kaynaklandığı için soru da saçma.
bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın.
Alıntı
 
 
-1 #1 rıza cankat 13-08-2011 22:11
21.yüzyılda charles darwin gibi bir gerici geri zekalının yaratılışı inkar için uydurmak zorunda kaldığı salak saçma teorileri v onun arkasından giden sizin gibi zavallılara şaşmamak mümkün değil..madem evrim diye bir şey var(!)
-Peki niçin tüm maymunlar evrim geçirmedi
bu soru tk başına yeter herhalde
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

You are here: Makaleler Evrim Evrim, her yerde